Nihat Taşdemir

1980 Şubat ayında İstanbul’da doğdum. 

Hayatım boyunca beni en çok harekete geçiren şey merak oldu.

Bir yazılımın nasıl çalıştığını merak ettim. Bir şirketin neden büyüdüğünü, bir markanın neden hatırlandığını, insanın neden inandığını, neden korktuğunu,

neden aynı şartlar altında bambaşka tercihler yaptığını merak ettim.

Sonra daha zor sorular geldi:

İnsan nedir?

Ben kimim?

Bilinç nedir?

Ruh ile zihin aynı şey midir?

Kader nerede biter, irade nerede başlar?

Bilim bize ne kadarını anlatabilir?

Felsefe nerede devreye girer?

İnanç ile akıl gerçekten birbirinin rakibi midir?

Ve belki de beni en iyi anlatan şey şu:

Birbirinden uzak görünen şeylerin arasında bağ kurmayı seviyorum. Bu kuduğum bağı da metaforla anlatmayı seviyorum.

İki mottom oldu :

"Sizin en hayırlınız , İNSANLARA en fazla faydası dokunandır" hadisi

ve  Einstein'ın ,"Bildiğin bir şeyi 6 yaşındaki çocuğun anlayacağı şekilde anlatamıyorsanız, o konuyu anlamamışsınızdır" sözü.

Bu iki anahtar ile, fayda üretmeye ve bildiğimi her anlama seviyesine göre aktarmaya çalışmaya devam ettim.

Teknolojiyle insanı, ticaretle ahlakı, yapay zekâyla felsefeyi, Kur’an’la insan psikolojisini, tasavvufla bilinci, ekonomiyi sosyolojiyle, geçmişi gelecekle birlikte düşünmeye çalışıyorum.

Çünkü dünya bana hiçbir zaman birbirinden bağımsız klasörlerden oluşuyormuş gibi görünmedi.

Teknolojinin içinden geldim.

Profesyonel hayatımın önemli bölümü yazılım, bilişim, dijital dönüşüm, e-ticaret ve teknoloji dünyasının içinde geçti.

Yıllar boyunca şirketler, yazılımlar, ERP sistemleri, e-ticaret projeleri, finansal teknolojiler ve dijital iş modelleri üzerine çalıştım. Girişimler kurdum, projeler geliştirdim, markalar üzerine düşündüm.

Fakat teknolojiye hiçbir zaman yalnızca teknoloji olarak bakamadım.

Çünkü iyi bir yazılımın merkezinde kod değil, insan vardır.

Bir ERP projesinin arkasında organizasyon kültürü, bir e-ticaret sisteminin arkasında tüketici psikolojisi, yapay zekânın arkasında ise artık çok daha büyük bir soru vardır:

İnsan, kendi zekâsını taklit eden bir şey ürettiğinde kendisini daha iyi anlayabilecek mi?

Bugün yapay zekâdan Web3’e, fintech’ten dijital ticarete kadar ilgilendiğim hemen her teknolojik konuda beni asıl heyecanlandıran taraf budur.

Teknolojinin ne yapabildiğinden çok, insana ve topluma ne yapacağıyla ilgileniyorum.

Şüphe etmekten korkmam

Bana göre düşünmenin başladığı yerlerden biri şüphedir.

Bir fikrin yaygın olması onun doğru olduğunu göstermez. Bir düşüncenin eski olması da yanlış olduğunu göstermez.

Bu nedenle bilimsel kabulleri de, geleneksel kabulleri de, modern dünyanın doğrularını da, kendi doğrularımı da zaman zaman masaya yatırmayı seviyorum.

Ama şüpheyi bir varış noktası olarak değil, bir yöntem olarak görüyorum.

Amacım her şeye karşı çıkmak değil.

Daha iyi bir soru bulmak.

Çünkü bazen iyi bir soru, onlarca cevaptan daha değerlidir.

İnanç dünyamda da sorular var

Kur’an, İslam düşüncesi, tasavvuf ve felsefe uzun zamandır düşünce dünyamın önemli parçaları.

Fakat bunlara yalnızca nakledilmiş cevapları öğrenmek için yaklaşmıyorum.

İbn Sînâ’nın ruh anlayışıyla modern nörobilimin bilincini aynı masaya oturtmak; Aristoteles’in akıl anlayışından İbn Arabî’nin insan tasavvuruna uzanmak; kader meselesini psikoloji, sosyoloji ve insan iradesiyle birlikte düşünmek bana çok daha anlamlı geliyor.

Çünkü hakikatin insanın çizdiği akademik sınırları pek umursamadığından şüpheleniyorum.

Belki biyoloji bir parçasını anlatıyor.

Felsefe başka bir parçasını.

Psikoloji başka bir pencereden bakıyor.

Din ise insanın binlerce yıldır sorduğu en büyük soruları masada tutuyor.

Ben bütün bu pencerelerden aynı manzaraya bakmayı seviyorum.

Ticaret benim için yalnızca para kazanmak değildir

Yıllar içinde iş hayatı bana şunu öğretti:

Bir şirket bilançosundan büyüktür.

İtibar, güven, ahlak, liyakat ve insan ilişkileri bazen finansal tablolarda görünmez. Fakat uzun vadede şirketlerin kaderini tam da bunlar belirler.

Bu nedenle ticaret ile etik arasındaki ilişki özellikle ilgimi çekiyor.

Bir işin kârlı olması onun doğru olduğu anlamına gelir mi?

Bir şirket büyürken değerlerini koruyabilir mi?

Teknoloji insanı özgürleştiriyor mu, yoksa onu giderek daha ölçülebilir ve yönetilebilir bir veriye mi dönüştürüyor?

Bunların kolay cevapları yok.

Zaten kolay cevapları olan konular pek ilgimi çekmiyor.

Yazıyorum, çünkü düşünmek yetmiyor

Bu blogun ortaya çıkmasının nedenlerinden biri de bu.

Burada bazen teknoloji konuşacağım.

Bazen girişimcilık.

Bazen yapay zekâ.

Bazen Kur’an’daki tek bir kelimenin peşinden bin yıl geriye gideceğim.

Bazen İbn Sînâ’dan Jung’a, oradan nörobilime geçeceğim.

Bazen kaderi konuşurken ekonomiye, özgür iradeyi konuşurken epigenetiğe uğrayacağım.

Ve muhtemelen bazı yazıların sonunda başladığımız yerden oldukça uzakta olacağız.

Bunda bir sorun görmüyorum.

Çünkü zihnin güzel taraflarından biri de budur:

Yollar bazen yürüdükçe ortaya çıkar.

Kendimi bir uzmanlık alanına hapsetmek istemiyorum

Mühendislik bana sistemleri görmeyi öğretti.

Ticaret insanı öğretti.

Girişimcilik belirsizlikle yaşamayı.

Teknoloji geleceği düşünmeyi.

Felsefe soru sormayı.

Tasavvuf ise bazen cevaptan önce insanın kendisine bakması gerektiğini hatırlattı.

Hâlâ öğreniyorum.

Hâlâ bazı eski fikirlerimi değiştiriyorum.

Hâlâ dün kesin olduğuna inandığım bir konuda bugün “Acaba?” diyebiliyorum.

Bunu bir tutarsızlık olarak görmüyorum.

Tam tersine, düşünmenin bedellerinden biri olduğuna inanıyorum.

Çünkü insan öğrendikçe hiç değişmiyorsa, öğrendiklerinin ona ne yaptığı ayrıca tartışılmalıdır.

Peki ben kimim?

Babayım.

Girişimciyim.

Teknoloji insanıyım.

Yazılımcıyım.

Okurum.

Yazarım.

Merak ederim.

İtiraz ederim.

Bazen fazlasıyla düşünürüm.

Bir fikri kolay kolay yalnız bırakmam. Onu farklı açılardan çevirir, başka disiplinlerin önüne koyar, çelişkilerini ararım.

Ama bütün bunların altında daha basit bir arayış var:

Anlamaya çalışıyorum.

İnsanı.

Hayatı.

İnancı.

Teknolojiyi.

Ticareti.

Ve bütün bunların birbirleriyle görünmeyen bağlarını.

Bu nedenle burası yalnızca bildiklerimi anlattığım bir blog olmayacak.

Bazen emin olduklarımı, bazen şüphelerimi, bazen de henüz cevabını bulamadığım soruları paylaşacağım.

Çünkü yıllar içinde öğrendiğim en önemli şeylerden biri şu oldu:

İnsan çoğu zaman cevaplarıyla değil, peşinden gitmeye değer bulduğu sorularla kendisini ele verir.

Benim hikâyem de biraz böyle.

1980’de İstanbul’da başladı.

Teknolojinin, ticaretin, girişimciliğin, düşüncenin, inancın ve hayatın içinden geçti.

Ve hâlâ devam ediyor.

Çünkü hâlâ merak ediyorum...

"Çünkü unuttum bildiklerimi doğarken, Umudum ölmeden önce hatırlayabilmektir"

Öğrenmek, hatırlamaktır..

Huzur ve Selam ile...